BAKİ KALAN GÖK KUBBEDE HOŞ BİR SEDA İMİŞ




dr
                                             geçen yılki operasyon ekibi


Ben güzel bir nisan gününün öğle sonrasında, haşhaş tarlasında açmışım

gözlerimi dünyaya, Anadolu’nun ücra bir köşesinde. Ailenin ekonomik durumu

iyi olmasına rağmen, o zamanki ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik sıkıntılar haliyle benim çocukluk yıllarımı da etkilediğini söylemeliyim. Küçücük yaşlarda da babamı kaybetmişim. Babamla ilgili anılar dizininde sadece bir-iki sahne var hatırladığım. Yani sizin anlıyacağınız baba kelimesine hasret büyüdüm ben. Rahmetli dedem başta olmak üzere beni hep okutmak ve iyi bir adam olmamı istiyorlardı. Ancak bizim köyümüzde henüz ilk okul bile yoktu. Okumam için başka bir köye okula gitmem gerekiyordu. Köyde işler bitip okul zamanı geldiğinde bizim köye bir buçuk saat uzaklıkta bir köye ilkokula yazdırmak istediler beni. Ancak ben gitmek istemiyordum. İki köy arasındaki mesafe ve yolun dere, tepe, ormanlık olması korkutuyordu çocuk yüreğimi. Ayakkabılarımın çok pençeli ve eski olmasını bahane edip kaçtım kırlara, bayırlara. Ailemin ekonomik durumu iyi idi ama rahmetlik dedem eskiyen her şeyimizi kendisi tamir ediyor, evde kullanılan neredeyse her şey dedemin onarımından mutlaka geçiyordu. Ben bu kadar bolluğun içinde fakir gibi yaşamamıza bir anlam veremiyordum, çocuk düşüncelerimde. Oysa dedem birinci dünya, kurtuluş ve ikinci dünya savaşlarını görmüş,onlara katılmış,kıtlık yaşamış,cahil ama kültür zengini olan bir insandı.Neler anlatmazdı ki bana. Belki de hayatımın değişmesine katkı sağlayan en önemli etkendi. Bana tahsil yaptırmak isteyen ailemdeki tek insandı. Ama kırlardan beni yakalayıp gelecek yaşta değildi o yıllarda.

 

Ben köyden biraz uzaktaki tarlamızda badem ağacının altına gizlenmiştim o köye

gitmemek için. Çok geçmeden Lütfi amcamı buldum karşımda elindeki meşhur

kırbacıyla. Rahmetli babamın yetiştirdiği doru ata bindiği için elinde sürekli kırbaç

taşırdı Lütfi amcam. Kaçsam tekrar beni yakalayacağına adım gibi emindim. Belki

dövmez deyip çaresiz teslim oldum. Bacaklarımda ve sırtımda cıv cıv diye iki üç defa

kırbacın sesini duydum. Nasıl sızlıyordu bacaklarım ve sırtım anlatamam. Günlerce

geçmedi o kırbaç izleri vücudumdan. İster istemez razı oldum o köye gidip okula

yazılmaya. Çünkü demoklesin kılıcı gibi yanıbaşımda Lütfi amcamın kırbacı

bekliyordu. Bir Başka amcamla baba yadigarı ata binip gittik o meşhur köye. Ama

ben köyde olduğum süre içinde cami hocasına gidiyordum diğer köy çocuklarıyla.

Köy hocası haftada dört gün pozitif ilimler, yalnız Cuma günleri kuran ve surelerini

öğretiyordu bize. O köyde İbrahim Alkan ismindeki öğretmen sen her şeyi biliyorsun,

seni imtihan edelim dedi.Bu seyahatimde İbrahim öğretmenimin hala sağ olduğunu da öğrendim.Mutluluğumu kelimelerle ifade edemem doğrusu.İlk fırsatta ziyaret edeceğim

kendisini.Bir yazılı ve sözlü sınav sonrası beni üçüncü sınıfa kaydetti İbrahim

öğretmen. Ben artık resmen okullu oldum. Sabah akşam her gün o uzun yolu karda,

çamurda, yağmurda gidip gelmenin sayısız tehlikesini ve güçlüğünü size anlatamam.

Çok zor günlerdi o yıllar.İşte bu yüzden daha o günlerde başladım ben sigaraya. Sadece

üşümemek için içiyordum sigarayı. Ama her seferinde o meşhur kırbacın cıv sesi

yankılandı kulaklarımda.Son sınıfa geldiğimde sigaramı telleyip şehir hayalleri kurdum

buzlu çamların altındaki üstüne oturduğum soğuk taşlarında. Ve beni kırbaçlayan adamı

kendisine belli etmesem de içten içe sevmeye başladım.

 

Orta okul,lise,üniversite hepsini her türlü işte çalışarak bitirdim.Tanrım neler

yapmadım ki. İnşaatlarda çalıştım, simit sattım, Avukat yanında çalıştım, son

olarak şeker fabrikasında muhasebe elamanı olarak çalıştım.İstanbul'a gelince

yani üniversite yıllarında  Ataköy Turistik Tesislerinde tercümanlık,Belgin Doruk,

Özdemir ve Nüzhet Birsel kardeşlerin 'Birsel Film'' şirketinde muhasebe elemanı

olarak çalıştım. Her okul bittiğinde yeni ve daha iyi işlerde çalıştım. Orta okula

başlayacağım sırada yine kırbacını gösterdi Lütfi amcam ama, gerek yok artık

okumak istiyorum dedim. Ortaokul bittiğinde, lise bittiğinde şakada olsa aynı

tablo ile karşılaştım. Ekonomik gücü olmadığı için yüreği ile hep yanımdaydı

tahsil hayatımda. Üniversiteye başladığımda bana hitap şekli değişti nedense. ….

Bey demeye başladı bana.Ama ben utanıyordum bana böyle seslenmesinden.

Çünkü o benim gözümde her yıl biraz daha büyüyordu.

 

Üniversiteyi bitirip tıp fakültesinde işe başladığımda bir yandan para kazanıyor bir

yandan kariyer yapıyordum. Bir bayram elini öpmeye gittim.

-Biliyor musun Lütfi baba bu günümü sana borçluyum dedim.

-Bir dakika ne dedin sen  bana.

-Lütfi baba dedim…

Gözleri buğulandı,benim de… Sarıldık birbirimize.

-Sen beni kırbaçlamasaydın belki ben okula gitmeyecektim, hep destek oldun bana,

babalık yaptın.Birlikte bir süre ağladık birbirimizden ayrılmadan.

 

Geçen yıl bu aylarda rahatsızlanmıştı. Kalbi tekliyordu. Bir prof  kardiolog arkadaşımı

alıp gittim yanına.

-Doktor ilaç getirdin mi bana? dedi

-Getirdim dedim.

-İyi olacakmıyım doktor ?

-Elbette lütfi baba…

Kalbine sten taktırmıştım,bir sorunu yoktu. Ancak daha o gençlik yıllarından beri sigarayı

ağzından eksik etmiyordu. Bu yıl nefes darlığı çekmeye başlamıştı, zayıflamıştı, bitkindi.

 

Geçtiğimiz Salı günü tam sabah kahvaltısındayken bir telefon aldım yakınlarından.

Yoğun bakımda beni sayıklıyormuş. Ahh… doktor gelse beni ayaklandırır hemen

diyormuş hep. Hemen doktoruyla konuştum.

-Doktor bey bir şeye ihtiyacınız var mı?

-Hayır yok…

-Teşhis?

-Akciğer CEA

 

Hemen atlayıp gittim uçakla. Kapıda beni görünce kalkıp koşacaktı nerdeyse.

Şöyle bir doğruldu yattığı yerden. Solunum cihazlarına bağlıydı ama gücü kuvveti

yerine gelmişti beni görünce. Gözlerinin içi gülüyordu. Sarıldık,öpüştük,koklaştık….

Ne de hızlı vuruyordu kalp atışları…. Belli ki heyecanlanmıştı gelişimden.

-İlaç getirdin mi doktor? Dedi

-Getirdim

-Buradaki doktorlar sana ilaç vermiyorlar mı?

-Buradaki doktorlar bana ilaç bulamadılar…

-Kırbacın nerde Lütfi baba?

-Ben onu seni kırbaçladığım gün sobada yaktım…

Göz pınarlarından küçücük damlalar süzülüyordu, yanaklarından çenesine doğru

-Neden?

-Ellerim kırılsaydı da sana vurmasaydım.

-Sen beni kırbaçlamakla dünyanın en büyük iyiliğini yaptın, ilaç getirebilir miydim yoksa…

-Bu defa benden hayır yok, ellerimi tut doktor…

Buz gibiydi elleri…  Konuşmakta zorlanıyordu…

Bana tekrar sarılmak istiyordu, kalkamadı başı yastıktan, ben ona sarıldım…

-Hakkını helal et, beni bağışla …

-Helal olsun, sende helal et…

Hafifçe kafasını salladı,koparırcasına sıktı ellerimi,ağzından boğuk bir nefes çıktı.

dudaklarının arasından bir mırıldanma sesi, sanki elveda doktor gibi anladım…



gözlerini ebediyen yummak için sanki beni beklemişti.

 

Ben beyaz gömleği giyeli beri böyle güzel  bir veda görmedim…

 

Güle güle Lütfi baba, Tanrının rahmeti üzerine olsun……………………………….!



1910-bizim güller
                                             bu güller senin için Lütfi Baba




Yorum Yaz